paronaya ya da gerçeğin ta kendisi
hep senin yamacındayım... her ne kadar kurtarmak istesem de kendimi senden, asi bir kuş olup düşüncelerim yine senin dallarına konuyor...
bilmiyorum sen uğruyor musun benim virane diyarıma.. bilmiyorum farkında mısın nasıl dağılmış ve paramparçayım.. söküklerimi dikmek istesem de sevdadan yana, bir türlü başaramadığımın bilmem farkında mısın?
affetmek istedikçe suçlayan, kaçıp gitmeye her yeltendiğinde bir düğüm daha bağlanan kararsız bir meczup oturmuş gönül sandalımın küreklerine. bu kıyısız denizde böyle bir başıma korkuyorum yitip gideceğim.
hani nerede teselli olan cümlelerin? ruha seza iken ruhuma fısıldamadığın kelimelerin? hani nerede kadife gülleri küstürmeyen şifayap ellerin? kaçıncı kez düştüğüm halde bir beni kurtarmayan ellerin?
tüm bedenimle ağlıyorum artık tıpkı çocuklar gibi... ağlayıp ağlayıp susuyorum... dokunmuyorsun gözyaşlarıma, silmiyorsun usulca... hani nerede benim için sızlayan kalbin?...
hissetmiyorum artık ensemde dualarını, öylesi derin bir karanlık ile örtüldü ki üzerim beni bu kuyudan ancak yusuf kurtarabilir. ama sen dua etmiyorsun; yusuf, şu uçsuz vadide şu kör kuyuda bulsun diye beni, artık hissetmiyorum ensemde dualarını...
oysa ben, seni anmamaya her niyet edişimde bir seccade başında buluyorum kendimi... billur kelimeleri dizip ardı ardına melek kanatlarına iliştiriyorum her birini. ben yokken beklesinler diye seni, oysa ben bir sürü muhafız diliyorum rabbimden...
ya kör oldu gözlerim, ya henüz uyanmaktayım uykudan... hangisi gerçek alem, hangisi alem-i menam? nerdeydim ve ki hangi sabaha açtım gözlerimi?
sorular sorular sorular... cevapsız ardı ardına yankılanan sorular...
bir köşeciğe kıvrılmak istesem, kalbinde yer var mı bana?
ben mırıl mırıl bir kedi, bir türlü senden kopamayan...
17 haziran 08
01:33
0 yorum yazılmıştır